webhosting   Cheap Reseller Hosting   links    free hosting by fateback   hosting reseller   100WebSpace offers 100MB Web Space 
Free Links
Free Image Hosting, Web Hosting, Architectural Projects in Bulgaria, Famous People & Celebrity Search, Web Page Hosting
YALNIZLIĞI İNSANLARIN   DOĞUDAN GELENLER
Oğuz Sami SEZEN

Gecelerden öte şimdi

Yalnızlığı insanların,

Bir kapı aralığında çocuklar ağlar.

Siyahlar bir kez daha siyah

Ümitler bir kez daha yıkık...

Yalnızlığı insanların

Bir kez daha yüce

Bir kez daha büyük...

 

Maviler, yeşiller, pembeler en derinde

Sevilerin en güzeli

Şimdi çaresizlerin ellerinde.

Daha bir bağırasım geliyor

Bu hissiz duvarlara,

Tüküresim geliyor bu yalancı

Bu iki yüzlü aynalara.

 

Yalnızlığı insanların

Şimdi daha bir büyük

Daha bir boşluk içinde

Kara kapkara...

 

Piyale GÖNÜLTAŞ                

 


BÖLÜŞTÜK MUTLULUĞU

 

Siyah ipekten

Oya gibi dokunmuş gecemiz

Tarifsiz güzellikteydi evren

Soluğumuzu bir bıçak kesmişti

Ortadan.

 

Kulağımıza üflenen sesler

Bir kuş kanadından çok daha hafifdi

Ve bir yürek çarpıntısı içinde

Çırpınıyordu deniz.

 

Yağmur çamur demedik

Düştük yollara... yollara...

Seviler, o tatlı anılar

Tüyden hafif parmak uçlarımızda.

 

Gönülden bölüştük mutluluğu

Denizler gibi maviş gökyüzü

Pırıl pırıl üstümüzde.

 

Fevziye AKANSU             

 

Almanlar, Yunan topraklarını silindirle ezer gibi, yıldırım harplerinden birini tarihe yazıyorlardı. Ben, yedek teğmen Oğuz, yurdumuzun kanla yuğrulu bu kutsal bölgesinde askerlik görevimi yapıyordum. Gelibolu Yarımadası, Saros Körfezi, Koru Dağları, Enez ve dolaylarıydı buraları. Hemen her gün uçak sayaçlarına tanık oluyorduk. Bir kez hudutlarımıza kaysalar, bizim toplar gümbürdemeye; daha da çok yaklaşsalar ağır makinelilerimiz tıkırdamaya başlıyordu. Kıvılcım üzerimize sıçramak üzereydi. Günlerimiz siperlerde, tatbikatlarda ve manevralarda geçiyordu.

Erlerimiz sıkılmaya başlamışlardı. Birşeyler olsun istiyorlardı. Savaşa katılmak istiyorlardı. Beklemeden usanmışlardı.

Kıvılcım sıçramadı üzerimize. Geciken terhisin sözünü etmeye başladık. Yorulmuştuk artık. Görevi bizden sonrakilere devretmeliydik. Baktık birgün, bizim alaya bir bölük acemi gelmiş. Neyin necisi demeye kalmadı. Tabur komutanı Oğuz teğmeni bir koşu yanına çağırttı.

Gittim komutanımın yanına. Komutanım dedi ki, "Oğuz" dedi, "bunlar sana teslim. Önce saçlarını, sakallarını kestireceksin. Yarın sabah da bir güzel hamam, sonra da kılıklarını, kıyafetlerini düzersin."

Bölüğüme döndüm, göz ucuyla baktım. Hepsi de 45 - 50 yaşlarındaydı. "Bakaya" deniliyordu askerlikte bu gibi yaşlılara. Çeşitli nedenlerle vatan görevine geç kalmışlardı. İlk bakışta sakalları göze batıyordu. Kırlaşmaya yüz tutmuş bir karış kirli sakal, bir de yakalarında dizili beyaz beyaz bitler.

Hemen sıraya dizdim. Çağırttım berberi. Makası görende şafak attı. Bir kıpırdama başladı, huzursuzca. Sakal elden gidecekti. Anlamışlardı bunu. Ben de bir şey anlamıştım, Türkçe bilmiyorlardı bunların hiçbiri. Doğu'dan gelmişlerdi...

"Kürtçe bilen var mı?" dedim çavuşa, yokmuş. Yarı işaretle anlaşmak ne zormuş... Yine de anlaşır gibi olduk. Diyeceğim, sakallar makasa uydu. Uydu ama biri de diretti, vermedi sakalını. Habire elinin tersiyle boğazını gösteriyordu, "ya bu sakal, ya da bu kelle" dercesine. Biz de tuttuk, tümene geri gönderdik. Orada kelleyi mi verdi, yoksa sakalı mı, bilmiyorum.